DAVER DARENDE’NİN ARDINDAN
Bir gün… Yayınevinde karşılıklı oturmuşuz. Onun getirdiği Tellibağ şarabımızdan birkaç yudum almışız ki, ben artık dayanamayıp soruyorum: “Daver Bey, siz niye iki saat takıyorsunuz?” Daver Bey’in iki kolunda iki kol saati var, her gelişinde gözümüz hep o saatlerde. Önce iki bileğine bakıyor, gülümsüyor, sırayla kollarındaki saatleri göstererek: “Bunu,” diyor; “eşim evlendiğimizde hediye etmişti. Yıllar içinde bozuldu, tamiri de yokmuş. Ama takıyorum. E diğerinden de saate bakıyorum.” Sanırım on yıl içinde biriktirdiğimiz anılardan, Daver Darende’yi en iyi anlatabilecek olanı bu. Sonra? Yayınevinin çalan kapısını açtığımızda, önü hep ilikli ceketi ve elinden eksik olmayan evrak çantasıyla, ta yürekten gelen bir merhaba: “Ah canım, ah, ah, sizleri ne çok özledim!” Ne çok özleyeceğiz Daver Bey’i… Peki şimdi ne demeli? Nerede karışıklık, iç savaş, kaos varsa oraya gönderilmekle geçen diplomatlığını mı anlatmalı; özellikle dış politika konusunda kale...