KENDİ YURDUNDA ESİR BİR HALK
Aslında hepimiz olanı biteni tüm açıklığıyla görüyoruz,
nasıl görmeyelim ki?
Fakat içine itildiğimiz yaşam kavgasında, bir adım geri
çıkıp, bu olana bitene karşı ne yapmamız gerektiğine dair düşünme şansı dahi
tanınmıyor bize.
Bu, bir düzendir diyorlar, isteseniz de istemeseniz de.
İradenizi devretmekle yetinin, iktidara ya da muhalefete…
Emekli polis memuru Ali Şekeroğlu, “Para için değil,
onurum için” diyerek Anayasa Mahkemesi önünde intihar ederken, benzer
şartlara mahkûm edilmiş bir büyük çoğunluk olarak izledik.
Fon vurgununda muhalefet temsilcileri, günler sonra, AKP
Genel Başkan Yardımcısı’nın bu fonlardan ve hisselerden 2.2 milyar TL
kazandığını açıklayana kadar, asıl belge ve bilgiyi elinde tutan iktidarın ve
bürokrasinin bu bilgiyi halktan gizleyişini de izledik. Sonra rakamlar havada
uçuştu: 11 milyar TL, 20 milyar TL, 200 milyar TL! Milyar TL!
İzledi; 28 bin TL ile bir ayı geçirmeye çalışan cumhuriyet
yurttaşı. Kendi yarattığı değerin, imtiyazlıların cebine akışını öylece izledi.
İsa Olcay’dan haberdar olduk sonra… Manisa Soma’da İmbat
Madencilik tarafından işletilen Linyit ocağında “maden kazası”nda
hayatını kaybeden beş madenciden biriydi Olcay. İmbat Madencilik üç para için
gerekli önlemleri almadan madene göndermişti işçileri ve İsa Olcay, zaten 20
yıl girip o karanlığa, emekli olup o karanlıktan, sırf geçinemediği için bu
ülkede mecburen yeniden yolunu tutmuştu o karanlığın, eline düşmüştü aç gözlü
sermayenin. Öldü öylece. İzledik…
Emeklilerin intiharıydı, yandaşların fon vurgunuydu, maden
katliamıydı durup düşünemeden, yine sabah operasyonlarıyla uyandık sonra. Yine
asıl yolsuzluğu muhalefettekilerin yaptığı söylendi bize. Belediye başkanları
tutuklandı. Halkın iradesiyle seçilmiş olanların, iktidarın iradesiyle
koltuklarından kaldırılışlarını ya da gelecekte hiçbir koltuğa aday olmayacak
biçimde hizaya getirilişlerini nicedir izliyorduk zaten. Biz hiç yokmuşuz,
bu ülke üzerinde en ufak bir söz hakkımız yokmuş gibi…
Ve ekrana yüzünü dayayarak haykırdı yandaş:
“Bütün bu olanlar AK Parti’ye kurulmuş büyük bir
komplodur. Karanlık güçler, 2028’de Sayın Cumhurbaşkanımızın yeniden
seçilmesini istemedikleri için bu oyunları kurgulamaktadırlar, aman ha, böyle
biline!”
Ve TBMM’nin yeni yasama yılı resepsiyonunda terör örgütünün
Millet Meclisi’ndeki temsilcilerine yaklaştı Bay Bahçeli, “Seyahatiniz
oluyor mu? Gidip geliyor musunuz?” diye sordu onlara. İmralı’ya, Öcalan’a.
Ve ekledi kameraların önünde, “Maşallah, selamımı söylersiniz, olur mu?”
Biz öylece izledik…
İzliyoruz…
Yokmuşuz gibi oluyor her şey.
Ve çoktan alıştık buna.
Oysa…
Tarihe yeniden bakalım bir. Nasıl doğdu toplumlar; devletler
neden ortaya çıktı?
Buna vereceğimiz ilk yanıt, “hayatta kalma güdüsü”
olabilir mi? Hayatta kalma güdüsü bir arada yaşama zorunluluğunu; bir arada
yaşama zorunluluğu, bu bir aradalığı düzene oturtma ihtiyacını; bu da sağlıklı
bir toplum işleyişi için -örneğin- hukuk, ekonomi, güvenlik gibi
meselelerde bir otorite olarak devleti ortaya çıkardı diyebilir miyiz?
Öyleyse -en basit anlamıyla- devlet dediğimiz şey,
toplumların bir düzen dahilinde ve daha iyi yaşayabilmek adına, kendi elleriyle
kurup, yine kendi emekleriyle, vergileriyle, hizmetleriyle var ettiği, iş
görebilmesi için otoriteyle donatılmış bir üst organ.
Ama tarih dede, bin bir örnekle önümüze koyar ki, bu
otoriteyi, bu gücü ele geçirmek isteyen ve bir şekilde -üstelik çoğu zaman
seçimlerle- bunu başaran azınlıklar, gün gelmiş halk üzerinde, o halkın
gücüyle ayakta duran devlet eliyle egemenlik kurmuş. Halkın olana bitene
uyanmadığı toplumlarda da bu devran böylece sürüp gitmiş.
Ortak emekle üretilen değer, egemenin cebine akmış, geri
kalan büyük çoğunluğa, o biricik ömründe hayal ettiğince yaşamak yerine, bin
dertle, bin bir baskıyla ayakta kalabilme mücadelesi düşmüş.
Fakat kimse olana bitene itiraz etmemiş.
“Yabancılaşma” diyoruz buna…
Tam da burada, Hegel’den, Feuerbach’tan, Marx’tan uzun uzun
söz etmeyelim ama, o en geniş anlamıyla “yabancılaşma”yı, insanın kendi
yaratımlarının onun kontrolünden çıkması ve hatta ona düşman kesilmesi fakat
insanın hapsolduğu bilinç nedeniyle buna kayıtsızlığı olarak tanımlayabilir
miyiz, bir düşünelim.
Ve “yabancılaşma” olgusundan güç almayan bir
kapitalizmin (Biz de dahası; dinci-kapitalizmin) ayakta kalma şansı
olmayacağını hiç ama hiç unutmayalım.
Galiba nicedir sıkışıp kaldığımız yer burasıdır:
Göremediğimiz, müdahale edemediğimiz, sadece izlediğimiz.
Bize reva görülen.
Oysa yurdumuzun tarihi, yabancılaşmış, kendi yurdunda esir
düşmüş bir halkın yeniden egemen duruma yükselmesinin en şanlı örneklerinden
birini barındırır: Cumhuriyet Devrimi’dir bu; Mustafa Kemal’in
cumhuriyetçiliğidir. Hatırlatır insanımıza: Devlet senindir. Dahası sadece
seçen ve seçtiklerince yönetilen değil; denetleyen ve itiraz eden de sensin
artık!
Uyanmak, silkinmek; bir kara düzene,
iktidarıyla-muhalefetiyle o kara düzenin tüm aparatlarına halkça karşı
durabilmek... Yaşadıklarımızı niçin yaşadığımızı tarihsel olarak yerli yerine
oturtup tarihin bu sayfasında bize düşen yurttaşlık rolünün hakkını verebilmek...
Ama en önemlisi… kendi yurdumuzda, kendi emeğimizle,
hakkımızca, insanca yaşayabilmek.
Boşuna değildir...
“Çağdaş bir cumhuriyet kurmak demek” der Mustafa
Kemal, “milletin insanca yaşamasını bilmesi, insanca yaşamanın neye bağlı
olduğunu öğrenmesi demektir.”
Öğrenmiştik.
Unuttuk, unutturulduk.
Yeniden hatırlayacağız.
İzlemeyi bırakıp, yurttaşlık bilinciyle müdahale edeceğiz.
Ve ancak böylece dönmeye devam edecek tarihin tekerleği.
Hem biricik ömürlerimize hem geleceğe borcumuzdur bu...
